Üyelik Girişi
Metodik Konular
Fıkhi Meseleler

Ibnu Arabi'yi bir de böyle okuyun!

BAZI UFAK TEFEK TASARRUF VE MÜDAHELELERLE MAKALEYİ OLDUĞU GİBİ SUNUYORUM:

“HAKİKAT, ADALET ve VEHİM ARASINDA İBN ARABİ GERÇEĞİ”

-BEYNE’L-ÂRİFİ VE’L-FAKÎH-

Değerli bir facebook üyesi bana şöyle bir soru yöneltti: Şeyhülislam İbn Teymiyye’nin şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabi’yi mazur gördüğü ve onun zahiri küfür olan sözlerini ilk anda akla gelen zahir anlamından farklı bir manaya hamlederek tevil ettiği vaki olmuş mudur? Gerçek şu ki bu soru bu konuyla ilgilenen birçoklarının aklına sıkça gelmektedir. Aslında gerek Şeyhülislam İbn Teymiyye’den önce gerekse de sonra İbn Arabi hakkında konuşmuş pek çok kimse vardır. Mesela el-Bikâî’nin Tenbîhu’l-Ğabiy adlı eseri ve başkaları gibi. Hatta bu kimselerden bazıları İbn Arabi hakkında İbn Teymiyye’nin kullandığı ifadelerden çok daha ağır ifadeler kullanmışlardır. Mesela onun hakkında burada nakletmemiz uygun düşmeyecek derecede ağır sözler eden Şeyh İbrahim el-Ca’berî bunlardan biridir. Yine âlimlerin sultanı lakaplı İz b. Abdusselam ve başkaları da vardır. Buna rağmen bu adamı eleştirenler içerisinde hiç kimsenin sözleri İbn Teymiyye’nin sözleri kadar yaygınlık kazanmamış ve revaç bulmamıştır. Bunun sebebi de onun insaf sahibi biri olarak meşhur olması ve Allah'ın onun sözlerini kabul ve rıza ile karşılanan sözler kılmasıdır.

Ebu’l-Abbas İbn Teymiyye’ye ait elimde mevcut olan eserlerde bu soruda bahsedilen durum hakkında hiçbir şeye rastlamadım. Aksine onun eserlerinde İbn Arabi’nin kâfir olduğu açıkça ifade edilmektedir. Ancak birçok yerde o, İbn Arabi’yi ittihadçıların İslam’a en yakın olanı olarak nitelendirmektedir. Bazen de onu ittihadçıların İslam’ı en iyi bileni ve en güzel yaşayanı olduğu söylemektedir. Bir sözünde o, Şeyh-i Ekber’den bahsederken her ne kadar onun sözü küfür olsa da onun İslam’a en yakın kimselerden olduğunu belirtmiştir:

“Çünkü onun sözleri içerisinde pek çok güzel söz vardır. Yine o, ittihad üzerinde de başkaları gibi sebatkâr değildir. Tam tersine o, bu konuda sebatsız / çok fazla git-gel yapan biridir. O ancak, bazen hakkı bazen de batılı hayal ettiği o geniş hayalinde sebat eden biridir. Onun nasıl öldüğünü ise Allah daha iyi bilir.”

İbn Temyiyye’nin sözü böyle. O Fetvalarının bir başka yerinde de şöyle der:

“Ancak İbn Arabi onların içinde İslam’a en yakın olanı ve birçok yerde sözleri en güzel/düzgün olanıdır. Çünkü o zahir/görünen ile mezahiri/görüntüleri birbirinden ayırt etmekte, emir ve yasakları, şer’i hükümleri olduğu gibi kabul etmekte, şeyhlerin emrettiği birçok ahlak ve adaba uyulmasını emretmektedir. Bu sebepledir ki birçok abid/sofi seyr-i sülukunu onun sözlerinden almakta ve her ne kadar o sözlerin gerçek manalarını anlamasalar da o sözlerden istifade etmektedirler. O sözlerin gerçek manalarını anlayıp ona katılanlar da zaten onun görüşlerini net bir şekilde anlamış demektir.”

İbn Teymiyye’nin söz burada bitmektedir.

Bana göre İbn Teymiyye’nin kendisi de İbn Arabi hakkında sabit bir görüşe sahip değildir. Zira bazen o, İz b. Abdusselam’a uyarak kâinatın kadim/ezeli olduğu görüşünü ona nispet etmekte, bazen de onun, kâinatın ana maddesinin ve heyula şeklindeki suretinin kadim/ezeli olduğunu söylediğini belirtmektedir. Bazen de kâinatın ezeli olduğunu söyleyen felsefecilerin sözleriyle Şeyh-i Ekber’in sözlerini birbirinden ayrı değerlendirmektedir.

İbn Teymiyye, Mecmûu’l-Fetâvâ’da bir yerde de kendisinin ilk başta İbn Arabi’ye, el-Futuhât, el-Muhkem, el-Kunh, ed-Durratu’l-Fâhira, Metâliu’n-Nucûm ve diğer kitaplarındaki faydalı bilgilerden dolayı hüsnü zan beslediğini ve ona saygı duyduğunu ve onun gerçek amacını ancak el-Fusûs adlı eserini inceledikten sonra fark ettiğini açıkça ifade etmiştir. Bu da açıkça göstermektedir İbn Teymiyye İbn Arabi’nin kitaplarını bu alanın ehli olan ve sufilerin ilimlerini, remiz ve işaretlerini bilen ariflerden okuyup öğrenmemiştir. Yine onun bu alanın esaslarına dair tecrübesi ve bilgisi yoktur. Bunları arif bir şeyhin elinde de öğrenmemiştir. İşte onlar hakkındaki yanlış yorumları da buradan kaynaklanmaktadır.

Zira usülde mukarrar kılındığı üzere; Bir ekolün veya kişinin kastını doğru anlayabilmek için; o ekolün veya kişinin ıstılahlarını bilmek gerekir. Zira ekollerin veya kişilerin kendilerine has ıstılahları vardır. Fıkıh usulünün kendisine has, hadis usulünün kendisine has, nahiv ve sarf ilminin kendisine has vs. ıstılahları vardır…

Böylece biz kalkıp da kendi indimizdeki lafızlara ait yüklenilen anlamları karşı tarafın kendisine has kullandığı lafızlara yüklersek hata etmiş olur ve yanlış anlamlar yüklemiş oluruz.

Örneğin biz; “müttefekun aley” ifadesini bir kitapta okuduğumuzda aklımıza gelen ilk anlam; Buhârî ve Müslim’in ittifak ettiği hadislerdir.

Ancak biz kalkıp da; Mecdu’d-Dîn Ebu’l-Berekât’ın “el-Müntekâ” adlı eserini okuduğumuzda, o eserde; “müttefaku aleyh” ifadesini görüp de sadece Buhârî ve Müslim’in ittifak etmiş oldukları hadisleri anlarsak, kitabın sahibi Ebu’l-Berakât’ın sözlerini eksik anlamış oluruz. Zira Ebu’l-Berakât’ın ıstılahında “müttefakun aley”den kasıt sadece; Buhârî ve Müslim’in ittifak ettikleri hadisler değil, Buhâr’î, Müslim ve Ahmed’in ittifak ettiği hadisler kastedilmektedir.

Yine mesela; “Hasen” kelimesi…

Hasen kelimesini mücerred olarak ele aldığımızda, anlamı için; “güzel” demektir deriz. Zira “hasen” kelimesinin anlamı “güzel” demektir.

Ancak biz kalkıp da; bir hadis mustalahı kitabında geçen “hasen” ifadesini sadece “güzel” olarak anlarsak hata etmiş oluruz. Zira “hasen” kelimesinin/ıstılahının muhaddisler indinde kendisine has özel bir anlamı vardır..

Bu hususa daha onlarca örnek verebiliriz…

İşte her ekol ve kişi için de aynı durum söz konusudur…

Kelamcıların kendilerine has ıstılahları vardır, muhaddislerin kendilerine has ıstılaharı vardır, felsefecilerin kendilerine has ıstılahları vardır, sofilerin kendilerine has ıstılahları vardır vs…

Dolayısıyla az önce de ifade ettiğim gibi; bu ekollerin ıstılahlarını bilmeden, onların ıstılahlarını ehli indinde okumadan, kullanmış oldukları ifadeler içerisine kendi bildiğimiz anlamları yüklersek ilmi hata etmiş olmamız bir yana, daha da ötesi; o kişilere kastetmedikleri anlamları nispet etmiş oluruz!

Bir de dikkat çekilmesi gereken şöyle önemli bir husus daha vardır:

Bir ekolün ıstılahını ancak; asıl itibariyle o ekolün müntesiplerinden öğrenebiliriz. Hadis usulü ıstılahlarını muhaddislerden, fıkıh usulü ıstılahlarını usulcülerden, felsefe ıstılahlarını/terimlerini felsefecilerden, sofilerin ıstılahlarını sofi âlimlerinden, kelamcıların ıstıahlarını kelam âlimlerinden vs…

Dolayısıyla da; Bu metotla ıstılahları okuyan kimselerin her zaman olmasa da zaman zaman hata etmeleri ve yanlış anlamaları kaçınılmazdır.

Buna göre; yukarıda da ifade ettiğim gibi; İbn Teymiyye, Mecmûu’l-Fetâvâ’da bir yerde, kendisinin ilk başta İbn Arabi’ye, el-Futuhât, el-Muhkem, el-Kunh, ed-Durratu’l-Fâhira, Metâliu’n-Nucûm ve diğer kitaplarındaki faydalı bilgilerden dolayı hüsnü zan beslediğini ve ona saygı duyduğunu ve onun gerçek amacını ancak el-Fusûs adlı eserini inceledikten sonra fark ettiğini açıkça ifade etmiştir. Bu da açıkça göstermektedir İbn Teymiyye İbn Arabi’nin kitaplarını bu alanın ehli olan ve sufilerin ilimlerini, ıstılahlarını, remiz ve işaretlerini bilen ariflerden okuyup öğrenmemiştir. Yine onun bu alanın esaslarına dair tecrübesi ve bilgisi yoktur. Bunları arif bir şeyhin elinde de öğrenmemiştir. İşte onlar hakkındaki yanlış yorumları da buradan kaynaklanmaktadır. (Bu İbn Teymiyye’ye asla bir taan değil, ancak; vakianın beyanıdır. Zira benim nazarımda ne İbn Teymiyye’nin asrında ne de ondan sonraki asırda –genel olarak- ondan daha büyük bir âlim gelmemiştir.)

Onun bu alandaki bilgisi ancak Şeyh Abdülkadir Geylani ve onun sözlerine dayanmaktadır. Nitekim onun Geylani’nin Kelimâtu Futûhi’l-Ğayb adlı eserine yazılmış faydalı bir şerhi vardır. Zira o, bu ilmi dedesi ve babasından almıştır ki onların ortak yönleri de Ahmed’in mezhebinden olmalarıdır. Nitekim o, İbnu’l-Mutahhir el-Huliyy’in sözlerini eleştirme amacıyla kaleme aldığı kitabında kendisinin Şeyh Abdulkadir’in hırkası hakkında ve babası ile dedesinden gelen tarikatında iki isnada sahip olduğunu zikretmiştir. (Burası biraz teknik bir konu)

İbn Teymiyye’nin, İbn Arabi hakkında sabit bir görüşe sahip olmadığını gösteren hususlardan biri de onun hayatının son döneminde, Şeyh İbn Atâullah el-İskenderî ile hapiste yaptığı bir münazara sonrasında onu tekfir etmekten vazgeçmesidir. Nitekim onun İbn Arabi hakkında yukarıda geçen şu sözü de bunu desteklemektedir:
“Onun hangi inanç üzere öldüğünü en iyi Allah bilir.”

Özetle İbn Teymiyye İbn Arabi’nin sözleri arasında ayrım yapmamakta aksine ona nispet edilen sözlerle onun kendi sözlerini ayırt etmeden direkt onun hakkında hüküm vermektedir. Nitekim el-Fusûs’tan yaptığı nakiller böyledir.

Zaten onun, İbn Arabi’yi tekfir etmekte en çok el-Fusûs’tan yaptığı nakillere dayanmaktadır. Oysa el-fusûs kitabının İbn Arabî’ye aidiyeti tartışmalıdır!!!

İşte bu yüzdendir ki İbn Teymiyye yukarda geçtiği üzere İbn Arabi’nin güzel bazı sözleri olduğunu açıkça ifade etmiştir. Bazen de İbn Teymiyye, İbn Arabi’nin telifi olduğu kesin olmayan bazı kitaplardan nakiller yapmaktadır. Mesela el-Hû ve diğer kitaplardan yaptığı nakiller böyledir. Aynı şekilde o, Ebu Hamid el-Ğazali adına “el-Madnûn bihi alâ Ğayri Ehlihi” adlı kitaptan da nakiller yapmıştır ki bu da onun eleştirilmesine sebep olmuştur. Zira el-Madnûn adlı kitabın Ebu Hamid el-Ğazali’nin telifi olduğu doğru değildir.

Kaldı ki İbn Arabi’ye onun olmayan birçok kitap nispet edilmiştir. Hatta üstad Kûrkîs Avvaâd bazılarının onun tüm tasniflerini derlediğini ve onların sayısını dört bine ulaştırdığını zikretmiştir. Bu ise İbn Arabî’nin kendisinin kendine ait tüm kitapları derlemek üzere kendi için hazırlayıp kaleme aldığı el-Fihrist adlı eserde zikrettiklerine ters düşmektedir ki bu eseri Osman Yahya derlemiş olup eser 1964’te el-Ma’hedu’l-Feransî’de yayınlanmıştır.
Yine yukarıda da ifade ettiğim gibi; İbn Teymiyye’nin sufilerin tabirleri ve işaretleri hakkında çok yeterli bilgisi yoktu ki bu tabir ve işaretleri anlamayan kimse onların ne kastettiklerini de anlama ve onları yanlış değerlendirir.

Ayrıca Allame Cafer b. İdris er-Rad ale’s-Senûsî adı kitabında ğulat/aşırı kimselerin İbn Arabi’nin kitaplarına gizlice pek çok söz ilave ettiklerini, bu yüzden de ona kendisine ait olmayan bazı şeylerin nispet edildiğini ifade etmiştir!

Eş-Şa’rânî de Muhtasaru’l-Futuhât’ta kendisinin, elindeki el-Futuhât nüshasından zahiri küfür olan ifadeleri sildiğini zikretmiş ve şöyle demiştir: “Derken yanımıza değerli âlim Şemsuddîn Ebu’t-Tayyib el-Medenî -vefatı 955 h- geldi. Ben de bu konuyu onunla müzakere ettim. Bunun üzerine o, Konya’da el-Futuhât’ın, üzerinde Şeyh Muhyiddin’in el yazısı bulunan bir nüshayla karşılaştırdığı bir nüshasını çıkarıp bana gösterdi. Ben o nüshada elimdeki nüshada gördüğüm bazı şeylerin olmadığını gördüm ve onları sildim.” Bu sebepledir ki eş-Şa’rânî el-Minahu’l-İlâhiyye’de İbn Arabi’nin, kitaplarında yüz yirmiden fazla yerde İbn Teymiyye’nin ona nispet ettiği ittihad inancının batıl olduğunu açıkça ifade ettiğini zikretmiştir!!! Dahası İbn Arabi bizzat kendisi Akide’sinde bunu açıkça ifade etmiştir ki onun bu ifadesi şöyledir: “Allah kendisine havadisin hulul etmesinden ya da O’nun havadise hulul etmesinden münezzehtir!!!”

Ne şaşırtıcıdır ki bu konuda İbn Teymiyye’nin görüşlerini araştırmadan tabi olanların birçoğu İbn Arabi hakkında verilecek hüküm konusunda İbn Teymiyye’ye muhalefet edenlerin sözlerini inceleme zahmetine girmiyorlar. Aksine sadece İbn Teymiyye’nin bu adamın kitaplarını incelemesi sonucu anladıklarıyla yetiniyorlar. Bunun ise takva ve insafla uzaktan yakından alakası yoktur. Nitekim Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem el-Müsned’de geçtiği üzere Ali radıyallâhu anh’a şöyle demiştir: “İki davalı (hüküm vermen için) karşına oturdukları zaman birini dinlediğin gibi ikincisini de dinlemedikçe aralarında hüküm verme. Çünkü ancak böyle yaptığın (ikisini de dinlediğin) zaman doğru hükmün ne olduğunu anlayabilirsin.”

Dolayısıyla da onlara yakışan, İmam Nevevî’nin, kendisine İbn Arabi hakkındaki görüşü sorulduğunda verdiği şu cevabı vermekti: “Onlar gelip geçmiş bir nesildir. Onlar kendi kazandıklarının karşılığını görecekler, siz de kendi kazandıklarınızın karşılığını göreceksiniz. Siz onların yaptıklarından sorguya çekilmeyeceksiniz.”!!!

Zehebî et-Târih’de şöyle demiştir: “İbn Arabi kelam konusunda geniş mütalaaları olan, zeki, güçlü bir hafızaya sahip, irfan/marifet konusunda pek çok telifi bulunan biridir. Onun, sözlerinde ve şiirlerinde yer alan birtakım şatahat (maksadını aşan sözler) olmasaydı hakkında söz birliği edilmiş (ihtilaf bulunmayan iyi biri) olurdu. Zikri geçen sözler de herhalde ondan sekr ve aklın başta olmadığı hallerde sadır olmuş olsa gerektir. Bu yüzden de biz onun hakkında iyi ümit beslemekteyiz.”!!!

Mescid-i Haram müderrislerinden selefi hafız Abdulhak el-Hâşimî rahimehullah’ın Şerhu Kitâbi’t-Tevhiîd mine’l-Buhârî adlı kitabında tercih edip benimsediği görüş de bu yöndedir ki dinde selametli ve emniyetli olan yol da budur.

Bu konudaki nüktelerden biri şöyledir: Şeyh İbn Ebî Mansûr Risâle’sinde İbn Arabi’den naklettiğine göre o, kendisi hakkında şöyle bir beyit söylemiştir:
يا من يراني ولا أراه.....كمْ ذا أراهُ ولا يراني
فقيل له: كيف تقول (ولا يراني) وأنت تعلم أنه يراك.؟
فقال مرتجلاً:
يا من يراني مُجرماً.....ولا أراهُ آخذاً
كمْ ذا أراهُ مُنعماً.....ولا يراني لائذاً
“Ey beni gören ama benim kendisini göremediğim! Ben onu nice kez görüyorum ama o beni göremiyor!” Bunun üzerine ona: Sen onun seni gördüğü bildiğin halde nasıl “O beni göremiyor” dersin? diye soruldu. O da yine beyit halinde şöyle dedi: “Ey beni günah işlerken gören ama benim onu cezalandırırken göremediğim! Ben onu nice kez nimet ihsan ederken görüyorum ama o beni kendisine sığınır halde göremiyor!” !!!

Görüyor musunuz; İbn Arabî bizzat kendi sözlerini nasıl tefsir ediyor?!

İbn Arabî’nin sözlerinde kendine has kapalı birtakım remiz ve işaretler vardır ki bu da onları çözüp anlamadan önce onun hakkında aceleyle hüküm vermemeyi, sözlerini tevil edip uygun manaya hamlederek onu mazur görmeyi gerektirir. -Nitekim İbnu’l-Kayyim, Medâricu’s-Sâlikîn’de Şeyhülislam Ebu İsmail el-Herevî’ye karşı böyle yapmıştır. Oysa İbn Teymiyye, Ebu İsmail elHerevî’yi itibarsızlaştırıyor, onun Menâzilu’s-Sâirîn adlı kitabının değerini alçaltıyor ve bu eserin vahdet-i vücutçuların sözlerini içerdiğini söylüyordu!!!

Ya da bu durum en azından İbn Arabi hakkında hüküm vermekten sakınmayı ve onun durumunu Yaratıcıya havale etmeyi gerektirir. Çünkü bilmece tarzı üstü kapalı sözler kullanmak eskiden bazı âlimlerin yöntemi idi! Mesela Buhârî de Sahîh’inde böyle yapmıştır. Hatta bu müteahhir âlimler arasında o kadar yaygınlaşmıştır ki el-Kâbilî vb. bazı âlimler Şeyhülislam Zekeriya el-Ensârî’yi ifadelerinin açık oluşu nedeniyle ayıplamışlardır. Bu (yöntemi uygulayan) âlimlerin amaçları ise talebelerin zihinlerini zorlayıp araştırmaya ve problemi çözmeye sevk etmekti. Bu yöntem sufiler ve kelamcılar arasında başkalarından çok daha yaygındır.

Şu kesin olarak bilinmektedir ki; İbn Arabi, sünnetleri ve eserleri yücelten ve bunları fakihlerin sözlerinden önde tutan biriydi. Ayrıca İbn Hazım’ın el-Muhallâ’sını ezberleyen ve yolculuklarında onu yanında taşıyan bir Zahiri idi. Hatta ona hoş bir muhtasar bile yapmıştır. Şeyh Ebu Muhammed el-İz b. Abdusselam da el-Muhâlla’yı ondan ödünç alırdı. Vaki olduğuna göre İbn Arabi rüyasında İbn Hazm’ı Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in boynuna sarılırken ve her birinin vücudu diğerine girmiş (iç içe geçmiş) bir halde görmüş ve şöyle demiştir: İşte vuslatın ve ittibanın nihai derecesi budur. Şimdi durumu böyle olan birinden hiç İbn Teymiyye’nin kendisine nispet ettiği şeylerin sadır olması akla uygun mudur?!

El-İz, İbn Dakîk el-İyd, el-Yâfiî, el-Kastallânî vb. gibi bazı şeyhler İbn Arabi’den hep hayırla bahsederler ve kendi özel meclislerinde onu veli olarak nitelendirirlerdi! Ancak avamın arasında kendilerine onun hakkında bir soru sorulduğunda hem ondan hem de kitaplarından sakındırırlardı. Hatta Mısır’da bazı şeyhler İbn Arabî’nin kitaplarından ders yapma vakti geldiğinde öğrencilerini alıp Gize’ye/şehir dışına çıkarlardı ki avamdan biri derse iştirak etmesin. Bunu da İbn Mesud radıyallâhu anh’ın şu sözünden dolayı yaparlardı: “Sen bir topluluğa akıllarının ermeyeceği bir hadis anlatırsan bu mutlaka onlardan bazıları için bir fitne sebebi olur.”

Nitekim İbn Teymiyye’nin kendisi de dedesi Mecduddîn’in bu ilkeyi (fitne olacak konuları avamdan gizleme ilkesini) gözetmek suretiyle gizli olarak üç talakı tek sayma yönünde fetva verdiğini zikretmektedir.

Celaleddin Suyûtî’nin Tenbîhu’l-Ğabiy adlı risalesindeki tercihi de bu yöndedir. Zira o, hem İbn Arabi’nin veli olduğuna hükmedenlerin hem de zındık olduğuna hükmedenlerin görüşlerini nakletmiş ve kendisi onun veli olduğu görüşünü tercih etmiştir. Ama bununla birlikte de onun sözlerindeki amaç ve gayeleri anlamayan kimselerin onun kitaplarını okumasının da zikri geçen sebepten dolayı haram olduğunu ifade etmiştir. Bu görüşte olanların amaçları ise sadece şeriatı, onun kanunlarını ve zahir şiarlarını muhafaza etmek, avamı da onun, anlayamayacakları için hak yoldan sapmaları muhtemel olan kitaplarını okumaktan sakındırıp korumaktır. Bu da Emirulmüminin Ali aleyhisselâm’ın şu sözü kabilindendir: “İnsanlara anlayacakları şeyleri anlatın, anlamayıp yadırgayacakları şeyleri ise bırakın (anlatmayın). Hiç Allah ve Rasulü’nün yalanlanmasını ister misiniz?” Ayrıca şu da var ki halkın maslahatı ve Şari’nin kanunlarının muhafazası, ne kadar yüce olursa olsun bir müslümanın haysiyetinden daha önemlidir. En iyisini Allah bilir.

Allame İbnu’l-Hassar ez-Zahiri’nin şu sözü ne kadar güzeldir: “Üç kişi var ki insanlar, onlara olan taassupları sebebiyle onlardan istifade etmekten mahrum kalmışlardır: İbn Hazm, İbn Arabi ve İbn Teymiyye.”

“el-ARÎF ve’l-FAKÎH; BİLAL FAYSAL el-BAHR”


Yorumlar - Yorum Yaz


قَلِيلاً مِّنْهُمْ
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam7
Toplam Ziyaret45599
Döviz Bilgileri
AlışSatış
Dolar3.82503.8404
Euro4.50544.5235
Hava Durumu
Anlık
Yarın
11° -1°
Saaat